Othello-William Shakespeare

Tanrı sınamak istediğinde beni,
Dert verip dermanımı keseydi,
Bin bir türlü sıkıntı, utanç yağdırsaydı
Göklerden şu çıplak kafama,
Boğazıma kadar beni gömseydi yoksulluğa,
Tutsak edip kırsaydı bütün umutlarımı,
Bir damla huzur bulabilirdim yine de
Ruhumun bir köşesinde.
Ama hayır, küçümseyen dünyanın
Durmadan beni gösteren parmağı
Değişmeyen bir alay konusu ediyor beni.
Buna da katlanabilirdim; dayanabilirdim buna da.
Ne yazık, içime aşkımı sakladığım,
Bana isterse hayat, isterse ölüm getiren o kaynaktan,
Sevgisini isterse besleyen, isterse kurutan o pınardan.
Çıkarılıp atılmak!
Ya da orada kalıp orayı kurbağaların
Çiftleşip ürediği pis bir su birikintisi saymak!
Rengin uçtu bak;
Sakin ol, genç, gül dudaklı, masum yüzlü melek!
Şimdi cehennem kadar korkunç görünüyorsun sen!
Seni koklayanı kendinden geçirip acı veren
Zararlı ot, hiç doğmamış olsaydın keşke.
”Ne  günah işledim,” diye soruyor bir de!
Bu güzel kağıt, bu eşsiz kitap
Üstüne ” Orospu ” yazılsın diye mi yaratıldı?
Ne günah işlemiş! İşlemiş! Orta malı seni!
Senin yaptıklarını söyleseydim eğer,
Cayır cayır yanardı yanaklarım ocak gibi,
Utanç denen şeyi yakıp kül ederdi.
Ne günah işlemiş!
Kokusunu duymasın diye gök burnunu tıkıyor,
Ay, gözlerini kapatıyor utançtan.
Önüne çıkanı öpen çapkın bile
Toprağın derinliklerine sığınmış işitmesin diye.
Günahı neymiş?!!
Utanmaz orospu!…

Advertisements

Alfred Hitchcock’un Film Teknikleri

Film Kafası

Alfred Hitchcock, kuşkunun tartışmasız ustasıdır, ancak bir Hitchcock filmini bu derece özel yapan nedir? Bir Hitchcock filmindeki Hitch nedir? Boynunuzun arkasına o ürpertici duyguyu koyan şey nedir? Hiçbir şeye inanır mısınız? Hitchcock, en kuşkucu filmlerinden bazılarını kendisinin “McGuffin”** dediği ve aslında hiçbir şey olmayan bir şey üzerine kuruyor.

Yıllar içinde McGuffin şöyle ifade edilen bir tanıma kavuşur: “Izleyicinin dikkatini çeken ya da hikayeyi sürükleyen bir araç ya da hikaye bileşeni. Bu genellikle her karakterin kendisiyle ilişkilendiği bir şeydir.” McGuffin, aslında, bütün öykülerin kendi etrafında örüldüğü fakat buna rağmen gerçekte hiçbir ilgisi olmayan bir şeydir. 1946 tarihli film Notorious’u ele alalım; bu filmde bir adam, bir kadını, uğursuz bir şeyler yapıyor olmasından kuşkulandığı (ve bir Nazi olan) eski sevgilisine casusluk yapması için gönderir.

Naziler, uranyumun gücünü keşfetmişlerdir. Filme yakından bakıldığında, McGuffin’in bir kadını seven iki adamın ve onların aşklarını kanıtlamak için yapacaklarının hikayelerinn asılabileceği bir askı olan uranyum olduğu görülür. Aslında…

View original post 545 more words

İlk Gece-Fazıl Hüsnü Dağlarca

Oturabilir miyim
Dedi genç
Yarısını gülümsedi kız
Yarısını oturdular

Kapalıdırlar ya birbirlerine
Sanki sürgülenmiş
Uyuyor gibi yarısı açık
Kapalıdırlar

Gölge kalabalığında gelinlik olduğu gün
Altın kelebeğinin artık uçamaması sığdırılmıştı göğsüne
Sessizlikle sürdürüyordu
Çiçekte kalan çığlığını o

Yarısını içebilirim dedi kız
Yarısını içtiler sonra
Tam öbür yarısına dek
Sustular

Genç niye evlenmediğini
Dalgalanıyordu durgun
Soyunuyordu gece yarısına
Kız neden evleneceğini

(Milliyet Sanat 293, 1 Ağustos 1992)

Dostoyevski: “Tanrı’nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız “O”nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum.”

Şaka ediyormuşum! Dün de dedenin yanında iken şaka ettiğimi söylediler. Bak yavrum, on sekizinci yüzyılda bir günahkar vardı: Şöyle bir laf ortaya attı:
“Eğer Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi” dedi. “S’iln’existait pas Dieu il faudrait l’invanter” ve garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde “Tanrının varolması zorunlu bir şeydir!” diye bir düşüncenin uyanmasıdır. Tanrı düşüncesi o derece kutsal, o derece insanı duygulandıran, o derece derin ve insana onur kazandıran bir düşüncedir, işte! Bana gelince, ben çoktandır: “İnsan mı Tanrıyı yarattı, yoksa Tanrı mı insanı yarattı?” diye düşünmekten vazgeçtim!

Artık bu konuda tüm çağdaş Rus gençlerinin ortaya attıkları düşünceleri eleştirecek değilim. Bütün bu düşünceler hep Avrupalılarının teorilerinden çıkarılmıştır.
Çünkü Avrupa’da daha teori olan şey, Rus delikanlısının zihninde hemen kesin bir yargı olur. Hem de yalnız gençlerin gözünde öyle değildir, bazı profesörler için bile böyledir. Çünkü şimdi bizim Rus profesörleri ile o Rus gençlerinin arasında çoğu zaman hiç ayrıntı olmuyor. Onun için bütün bu teorileri bir tarafa bırakıyorum. “Şimdi ikimizin amacı ne? Benim amacım ne kadar mümkünse o kadar çabuk, sana özümü, yani nasıl bir insan olduğumu, neye inandığımı, neye güvendiğimi anlatmaktır. Öyle değil mi, söyle? Onun için sana şunu bildiriyorum ki, Tanrı’nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten var ise ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutlu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır. Bu arada bazı geometri bilginleri ve filozoflar ortaya çıktı. Üstelik bunların arasında çok değerli olanları vardır. Bunlar tüm evrenin, hatta evreni de içine alan sonsuzluğun bile Öklid geometrisine göre yaratılmış olmasından şüphe ediyorlar. Hatta Öklid’e göre dünyada hiçbir şart altında kesişmeyen, kesişmeleri imkansız olan iki paralel çizginin belki de sonsuzluğun herhangi bir noktasında birleştiklerini hayallerinden geçirmek cüretini gösteriyorlar. “Ben şöyle bir yargıya vardım, yavrum: Madem benim böyle bir düşünceyi bile kavramaya gücüm yok, o halde Tanrıyı nasıl kavrayabilirim? Boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden hiçbirine sahip değilim. Benim aklım Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır. Böyle olunca, nasıl olur da bu dünya ile ilgisi olmayan bir konuda karar verebilirim? Sana da öğüdüm bunu hiçbir zaman düşünmemektir, dostum Alyoşa! Hele Tanrı’yı “Tanrı var mı? Yok mu?” sorusunu hiçbir zaman aklına getirme! Bütün bu sorular üç boyutlu düşünceye sahip bir aklın hiçbir zaman kavrayamayacağı şeylerdir. “Bu bakımdan Tanrının varlığını kabul ediyorum. Hem de bunu seve seve kabul etmekten başka, “O”nun hikmetine, “O”nun bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir amacı güttüğüne, hayatın belirli bir düzen içinde olduğuna, bir anlam taşıdığına, günün birinde de güya hepimizin birleşeceği kusursuz düzene, bütün evrenin yöneldiği “Kelam”a ve benzerleri olan her şeye, her şeye, hatta sonsuzluğa bile inanıyorum!.. Bu konuda birçok sözler söylenmiştir. Artık bana öyle geliyor ki, iyi bir yoldayım, değil mi? “Öyleyken bütün bunların sonucunu düşündüğüm zaman, Tanrı’ya bağlı olan bu dünyayı kabul edemiyorum. Hem de varlığını bildiğim halde, yani böyle bir dünyanın nasıl varolabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı’nın kendisi değil, bunu anla! Ben yalnız “O”nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum, onu bir türlü benimsemeye razı olamıyorum! Ne demek istediğim açıklayayım: Mini mini bir çocuk gibi içtenlikle ve kesin olarak inanıyorum ki, tüm acılar günün birinde dinecek, insanlığın içinde yaşadıkları tüm zıtlıkların gururu yaralayan gülünçlüğü basit bir serap gibi siliniverecek ve tüm ayrılıklar bu atom kadar küçük, güçsüz ve Öklid prensiplerine göre yaratılmış aklımızın çirkin bir uydurması olarak yok olacak. İnanıyorum ki en sonunda, dünya sona erdiği, herşeyin o kusursuz düzene karışmış bir bütün olacağı anda, öylesine değerli bir şey olacak ki, meydana gelen bu değerli şey tüm yürekleri dolduracak, tüm nefretlerin söndürülmesine, insanların yaptıkları tüm kötülüklerin, döktükleri kanların bağışlanmasına yetecektir. O zaman insanların yaptıkları her şey bağışlanacak, hoş görülecek ve başlarından geçen her şeyi hoş karşılamak mümkün olacaktır. Varsın öyle olsun!.. Varsın bu söylediklerimin hepsi gerçekten meydana gelsin ve o dediğim değerli varlık karşımıza çıksın. Öyle de olsa ben gene de bunu kabul etmiyorum, etmek de istemiyorum! “Diyelim ki paralel çizgiler bir noktada birleştiler, diyelim ki bunu ben de kendi gözlerimle gördüm; öyleyken, bunu kendi gözümle gördüğüm halde, sadece “birleştiklerini gördüm” derim, ama gene de, gerçekten öyle olduğunu kabul edemem. İşte, benim anlatmak istediğim bu, Alyoşa!.. Benim tezim budur! Artık bunu sana ciddi söylüyorum. Seninle yaptığımız bu konuşmaya mümkün olduğu kadar saçma başladım, ama sonunda işte bu açıklamaya dek götürdüm. Çünkü biliyorum ki, senin için gerekli olan budur. Senin bilmek istediğin Tanrı’nın varolup olmadığı değildir. Senin için yalnız sevgili ağabeyinin hangi duygular içinde oyaladığını öğrenmek gerekliydi. Ben de bunu söyledim işte.

Fyodor Dostoyevski
Karamazov Kardeşler

İNANMAK ve İHTIYAÇ

İnanmak ve ihtiyaç…

Bu iki kelime, normal bir cümle içinde pek de bir araya gelmezler. İnanmak; hiçbir tereddüt göstermeksizin, bir fiil ya da sözü kabullenip özümsemektir. İhtiyaç; vücudun ya da rûhun bir mecburiyetle, bir «şey»e erişmek, ona sahip olmak, onu edinmek, onunla birleşmek arzusu ve sâikıdır…

İnanmak kavramını teolojik (ilâhiyat) açıdan ele alacak olursak; bu kavramın her dinde, her felsefede, hattâ dinsizlikte (ateizm) bile söz konusu olduğunu görebiliriz.

Kendilerince bir din oluşturduklarını sanan veya bir dinin bir ucundan tutup; o dini felsefesine ya da felsefesini o dine dayandıran Yaratan’a inançlı filozoflar yanında, felsefesi bir din gibi algılanan dinsiz filozofların tamamı bir «inanç»ın ihtiyacıyla vicdanî bir gayyâ içinde kıvranıp durmuşlardır…

Birçok felsefenin temelini oluşturan iki asıl unsurdan biri «düşünce», diğeri ise «varlık» tır.

Descartes felsefesinin temelini oluşturan o ünlü sözün özünde düşünce vardır… Oysa, dini objektif bir olay gibi idrak etmek yerine, fertlerin dine (Hıristiyanlık) samimî olarak bağlanmaları görüşünü savunan Danimarkalı filozof Sören KIERKEGARD, düşünceyi tamamen reddetmemekle birlikte, felsefesini «varlık» üzerinde yoğunlaştırır. Kierkegard der ki:

“Eğer düşünce muhayyileyi hor görmeye başlarsa, muhayyile de düşünceye aynı tavrı takınır; aynı şey duygu için de böyledir. Yapılacak iş, birinin değerini ötekinin üstünde tutmak sûretiyle, bir ayırma yapmak değil, onların haklarını eşit bir duruma getirecek şekilde, aynı zamanda birleşmelerini sağlamaktır. Varlık, bu birleşmeden meydana gelecek olandır.”

Bir bakıma İslâm tasavvufundaki; «Vahdet-i vücud» ile önemli noktalarda benzeşmeler gösteren; «Biz olan kuşatan» veya; «Biz olan varlık» ile; «Biz olan kuşatan»ın üçüncü hâli olan «ruh» gibi Eflâtun kaynaklı Hegel felsefesinde «rûh»un bir sonu vardır. Alman egzistansiyalist filozof Karl JASPERS’e göre;

“Ruh, her türlü objeleşmeyi aşar ve tecrübe yoluyla bilinemez. Ruh, kendisine savaş açan, bu sûretle olduğundan öteye geçen sonu gelmez bir gayret ve hiç durmayan bir faaliyettir.”

Felsefesinde; «Var olmak» ile; «Sahip olmak» arasına oldukça kalın çizgiler çeken Fransız filozof Gabriel MARCEL, Yûnusça bir özge yaklaşım gösterir İslâmî tasavvufa. Der ki;

“Ayrı telâkkî etmediğim müddetçe, kendimden ayrı olmayan vücudum, benimle kendisi arasında bir açıklık bulundurmaz. Bir başka ifadeyle, daha çok benden ayrılmaz telâkkî edilen vücudum, bana göre bir obje gibi görününceye kadar, benim benliğim olan vücuttur.”

A. Cressy MORRISSON, en keçeleşmiş beyinlere bile bir damla bengisu gibi akan şu cümlesiyle idraki ötelerin ötesine çekiyor:

“Yüz binlerce hücre en doğru işi, en münasip zamanda ve en uygun yerde yapmaya mecbur edilmiş gibidirler. Hakikatte ise onlar serbest iş görürler. Hücreler böyle bir idrake sahip midirler? Yoksa…”

İdraki olmayan hücrelerin, kendi iç bünyelerinde nasıl bir faaliyet gösterdiklerini, kendilerini nasıl onardıkları, gerektiğinde ana vücudun bir bölümünün onarımı için nasıl kendilerini kurban ettiklerini idrak sahiplerinin nereye bağlayacakları bellidir. İdraksiz hücrelerin bile kurgulanmış bir gayretle üzerlerine düşen görevleri nasıl yaptıklarını, idrakin âciz kaldığı sayıda canlı hücreyi vücudunda taşıyanların idrak etmeleri gerekmektedir…

İnanmak; tüm inançlardan kendilerini tecrid etmek isteyenler için bile en temel ihtiyaçtır. Bu ihtiyacını gideremeyenlerin ya da kendi istekleriyle kopmak isteyenlerin içine düştükleri anaforlarla, ruhlarını ve vicdanlarını kasıp kavuran kasırgalarla, idrak çöllerinde çıldırışın çığlıklarıyla nasıl bir dünya ve ruh cehennemi yaşadıklarının örnekleri çoktur.

Yukarıda, Egzistansiyalizm felsefesinin çok önemli kurucu ve temsilcilerinin, düşünceleri düğümleyen ifadelerinden kısa alıntılar sunduk. Bu sözleri eğip-bükerek getirmek istedikleri nokta ise, bize göre düpedüz inançsızlık çölüne felsefî bir vaha yeşilliği getirebilmek gayretinden başka bir şey değildir…

İnanmak bir ihtiyaçtır. İnançsızlığın ruh cehenneminin dayanılmaz acısını, bazı çevrelerdeki tüm şöhret ve mûteberliklerine rağmen Tevfik Fikret de, Jean Paul SARTRE da yaşadıkları bir dönemde duymuşlardır…

Aslında çok hassas bir ruh yapısına sahip olan Tevfik Fikret; «Tarîh-i Kadîm» için nedâmetini:

“Ben onu istibdâdın en karanlık bir zamanında ümitsizliğin ve tesellisizliğin; hissimi, şuurumu meflûç kıldığı bir günde yazmıştım. Yalnız en itimat ettiğim bir dostumdan başkasına da göstermemiştim.” cümlesiyle belirtirken, Mehmed Âkif, bunun bir mazeret olamayacağını şu sözlerle haykırıyor:

“Ahlâk kürsüsünden haykıran bir adamın, ister inansın ister inanmasın, halkın ahlâk mesnedi olan bir varlığına ulu orta sövmesi; işte bu akılların kabul edemeyeceği bir şey.”

Tevfik Fikret’in; «İnanmak İhtiyacı» adlı şiiri, çalkantılı hayatının son demlerine yakın ve hasta yatağında yazılmış olması açısından çok önemlidir:

ImageBütün boşluk: Zemin boş, âsuman boş, kalb ü vicdan boş;
Tutunmak isterim, bir nokta yok pîş-i hasârımda.
Bütün boşluk: Döner bir hîçi-i mûhiş civârımda,
Döner beynim berâber; ihtiyârım, sanki bir sarhoş,
Düşer, lagzîde-pâ, her sâha-i ümmîde bir kerre…
Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki benzer gurbet-i kabre;
İnanmak… İşte bir âgûş-i rûhânî o gurbette.
Karanlık: Her taraf, her şey karanlık, bir hazin yeldâ!
(…)
İnanmak… İşte bir şehrâh-ı nûrânî o zulmette.

“Bütün boşluk: Yer boş, gök boş, kalp ve vicdan boş. Tutunmak isterim, hüsranla örülü ufkumda tutunacak bir nokta yok. Bütün boşluk: Çevremde korkunç bir hiçlik (anaforu) dönmekte. (Bu anaforla birlikte) Bir sarhoş gibi beynim de, iradem de dönüp durmakta… Her ümide (inançsızlıktan doğan) bir yalnızlık hüznü çöker ki; Bu hüzünlü yalnızlık bir mezar gurbetine (yalnızlığına) benzer. İnanmak… İşte bir rûhânî (huzurlu-dost) kucağıdır o gurbet yalnızlığında. Karanlık: Her taraf, her şey karanlık, uzun (bitmeyen) bir hüzün.”

(Son mısra)

“İnanmak… İşte (bu hüzünlü karanlık içinde) aydınlık bir ana caddedir…”

Son din olan İslâmiyet’in aydınlığıyla, son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’in «ilga» ettiği semâvî dinlerde ve filozofların felsefelerinde bile inanmanın bir ihtiyaç olduğu kabul edilmektedir.

Hâlâ mensubu olduğu yüce İslâm dininin inceliğini tam anlamıyla özümseyememiş bazı kimselerin batı filozoflarının bâtıl felsefelerinde, Uzak Doğunun garip füsununda incelik ve yücelik arayanlar ne yazık ki varlar… Budizm’in masalımsı anlatılarında, yoga ve meditasyon seanslarında «Nirvana»ya kavuşup, huzuru bulmayı umut edenler bilmeliler ki; yüce İslâm dininde, o hayranlık duydukları şeylerin özü, aslı ve dahası var… Tasavvuf deryasından bir katrecik nasibi olanlar bilirler…

Mevlânâ diyor ki:

Maslahat ez dînimâ cenk u şükûh,
Maslahat der dîn-i Îsâ ğār u kûh.

Meali;

“Bizim dinimize uyan, ileri atılıştır, savaştır; İsa dinine uyan ise dağa, mağaraya çekilmedir…”

Biraz tasavvufî düşünürsek, Tevfik Fikret’in yuvarlandığı boşluğu daha iyi anlayabiliriz. İnsan; «zübde-i âlem», yani kâinatın çekirdeğidir. İnsan, küçük âlem; kâinat, büyük âlemdir. Atom çekirdeği ve atom gibi… Bedenleri fâni olan bu âlemleri içten ve dıştan çepeçevre kuşatan bir; «Bâkî-i Mutlak» vardır.

İslâm’ın aydınlık caddesinde idrakin ipini elinden bırakmayan, içten ve dıştan sonsuz kudret ve merhamet sahibi olan Zât-ı Mutlak’ın çepeçevre sardığı hiç kimse yalnız ve karanlıkta değildir…

KAYNAKLAR
Felsefeye Giriş, Karl JASPERS (Çev. Mehmet AKALIN) Hareket Yayınları, İstanbul, 1971.
İnsan, Kâinat ve Ötesi, A. Cressy MORRİSSON (Çev: Bekir TOPALOĞLU) Hareket Yayınları, İstanbul, 1972.
Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klâsiği, Frank MAGİL (Çev: Vahap MUTAL) Hareket Yayınları, İstanbul, 1971.
Tevfik Fikret ve Din, Doç. Dr. Hikmet TANYU, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1972.
Gecelerin Gündüzü, Ali Ulvi KURUCU, Mârifet Yayınları, İstanbul, 2002.
Âkifnâme, Hasan Basri ÇANTAY, İstanbul, 1966.
Beş Şair, Sadettin KAPLAN, Saka Yayınları (2. Baskı) İstanbul, 2005.

– See more at: http://www.yuzaki.com/content/view/1033/6/#sthash.bGSkXFfo.dpuf

Bir bilete iki film

2006 senesinde Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez, geçmişin tozlarına gömülmüş Grindhouse filmlerini yeniden gündeme getirmek üzere kolları sıvar. Grindhouse adını taşıyan proje, tıpkı gerçekleri gibi bir bilet fiyatına iki film sunmasının yanı sıra sahte fragmanlarla da Grindhouse ruhunu yansıtmayı hedefler . Rodriguez’in Planet Terror (2007) adlı filmi bilim-kurgu, komedi ve gerilim sularında gezinerek türün sentetik bir benzerine imza atarken Tarantino, Death Proof (2007) ile dublör bir seri katilin hız ve aksiyon dolu hikâyesini anlatır. Dağıtımcı firmaların aldıkları kararlar doğrultusunda bu iki film, Türkiye dâhil birçok ülkede ayrı tarihlerde birbirlerinden bağımsız olarak gösterime girer.

Rodriguez’in aksiyona ve komediye odaklı tavrının aksine Tarantino, Grindhouse filmlerinin köklerine inerek onları anlamaya ve anlatmaya çalışır. Yönetmen bu sinema türünün ruhunu yansıtırken salt bir güzelleme yapmaz, aksine meseleye dışarıdan bakabilen eleştirel bir tutum sergiler. Dolayısıyla Death Proof‘u değerlendirebilmek için öncelikle Grindhouse filmlerinin temel özelliklerine göz atmakta fayda var.

Grindhouse Sinemaları

2. Dünya Savaşı sırasında, New York’un meşhur 42. Caddesi’nde gösterilen Lady of Brulesque (1943) filmiyle birlikte sinema literatürüne girer ‘Grindhouse’ kavramı. Striptiz şovlarının ve ‘grind’ danslarının da sergilendiği 42. Cadde’de izleyiciyle buluşan bir yeraltı sineması doğar. Walt Disney ve diğer majör Hollywood filmlerinin vizyon ağlarını ve sinema salonlarını doldurmasıyla da yeraltında yaşamaya devam eder Grindhouse filmleri.

image

Aksiyon, korku ve erotizmin içerikli filmlerin yanı sıra Hong Kong’dan gelen dövüş filmleri de gösterilir bu sinemalarda. Bütçeler düşük, prodüksiyonlar ucuz, film şeritleriyse kirli ve bayattır. Kaybolan makaralar, yanan filmler ve makinist hataları neredeyse bu filmlerin bir stili haline gelir. Senaryolar komplike değil, tam aksine fars, yani kaba hatlarla çizilmiş düz bir çizgidedir. Seks ve şiddet ögelerinin uç noktalarda ve yoğunluklu olarak kullanılmasına karşın izleyiciyi eğlendirebilen yönleri de vardır.

‘Hızlı’ arabaların gitgide yaygınlaştığı ve hızın kent insanı tarafından bir eğlence aracı olarak keşfedildiği dönemlerde Drive-in Sinemaları’nda da şansı yaver gitmez. Ancak hızı, araba kovalamaca sahnelerini ve Drive-in Sinemaları’ndaki ‘araba’ vurgusunu içeriğine dâhil etmekten geri durmaz.

Nixon döneminde Vietnam bunalımı yaşayan Amerikalılar, ekonomik açıdan da büyük sıkıntılar yaşar ve bu sinemalar, izleyicilerini ancak kırsalda aramak durumunda kalır. Kent dışına itilen ve bir müddet adeta bir petrol istasyonu muamelesi gören Grindhouse sinemaları en sonunda VHS kasetlerin çıkmasıyla tamamen bir nostaljiye dönüşür.

Tarantino’nun 6. Filmi

Tarantino’nun bu sinema türünü masaya yatırıp incelediği Death Proof filmine tekrar dönelim.

image

Dublör Mike (Kurt Russel), arabasına Death Proof (Ölüm Geçirmez) adını vermiştir. Bu araba sayesinde B filmlerinde ve televizyon dizilerinde dublörlük yaparak geçinir. Yüzünde geçmiş kazalardan kalma yara izleriyle sokaklarda bir gölge gibi dolaşır. Sessizce etrafı gözetler. İlgisini çeken kızların fotoğrafını çekip onlara uzun uzun bakar, planlar yapar. Ardından da sinsice onları takip eder. Ve tenhada yakaladığı anda arabasıyla üzerlerinden geçerek kurbanlarını öldürür.

Kim bilir kaç kadını bu şekilde öldürdükten sonra meşhur radyo DJ’i Jungle Julia ve arkadaşlarının peşine düşer. Warren’in Barı’na girip gece boyu gözlerini onların üzerinden ayırmaz. Fakat planladığı gibi gerçekleşen ‘kaza’dan büyük yaralar alır ve yeni bir cinayet işlemek için bir yıl beklemek zorunda kalır. Ancak gözüne kestirdiği yeni kız grubunun başında Avustralyalı dublör Zoe Bell olduğunu bilmediğinden baltayı taşa vurur.

Tarantino, bu öyküyü anlatırken yukarda bahsettiğimiz Grindhouse geleneklerine bire bir uyar. Hatta dijital yöntemlerle filmi eskiterek çok eskilerde çekilmiş olduğu izlenimini verir. Ve her sahnesini, her diyaloğunu birçok detayla doldurur. Ayak fetişinden Big Kahuna Burger’e, bagaj planından uzun ve dolambaçlı diyaloglara, popüler kültürün eleştirisinden birçok filme referans veren pastiş sahnelerine… Yönetmen kendi sinemasının altın ögeleriyle filmi adeta donatır.

Kovboyun Bilgeliği, Dublörün Yalnızlığı

image

Dublör Mike karakteri için, Kurt Russel’ın uzun bir aradan sonra verdiği en göz dolduran performansı diyebiliriz. Tarantino, bu karakteri soğukkanlı bir katil gibi gösterirken ayrıntılar eşliğinde derin bir fon inşa eder. Mike parasız, dikiş tutturamamış birisidir. Yer aldığı filmlerin hepsi ya düşük bütçeli B filmleridir ya da pek fazla bilinmeyen televizyon programlarıdır. Başarısız kariyerine bakarak parlak bir geleceği olamayacağının, büyük bütçeli filmlerde yer alamayacağının farkına varmıştır. Ki zaten onun ‘kaybeden adam’ olmasının en büyük göstergesi dublör oluşu ve bu mesleğin adına yapışmış olmasıdır. Aktörün kendisi değil, onun dublörü, silik bir gölgesidir. İzleyicinin hiçbir zaman duyup bilmeyeceği, ne gibi tehlikeleri göze alıp nasıl bir yükün altından kalktığını görmeyeceği kişidir.

Bu nokta, Grindhouse filmlerine de bir anahtar izlek durumu oluşturur. Bu sinemalar da ana akım seyircinin hiç dikkatine gelmeyen, ne zorluklarla ayakta durdukları bilinmeyen sinemalardır. Dolayısıyla Mike’ın ‘Ölüm Geçirmez’ dediği arabasına duyduğu sevgi ve tutku, bir anlamda bu sinemaların varoluş sebebini de açıklar.

Mike’ın çevresiyle – özellikle de kızlarla – olan ilişkisine bakacak olursak onun bir katil olmasının zemininin nasıl hazırlandığını da anlayabiliriz: Herkes Mike’ı bilmekte fakat onu gerçekten tanımamakta ve tutkusunu kimse anlamamaktadır. Barda bir grup kıza kendi çalıştığı filmlerden bahsettiğinde kızların yüzünde boş bir ifade belirir. Mike da “Bu söylediğim filmlerden bir tekini bile bilmiyorsunuz, değil mi!” diyerek konuyu kapatır. Bu karşılık bulamama ve içe kapanma durumunun zamanla nefrete dönüştüğü aşikârdır.

Bar sandalyesinden kızlara kur yapan, küçük ve basit heyecanlar peşinde koşan erkeklere öfkeyle bakar. Kendisi ise kız tavlama konusunda aslında oldukça başarılıdır. Arlene’e gelip şiir okuduğu sahnedeki diyaloglar bunun en açık göstergesi. Karşısındaki kızın iç dünyasını çok iyi tahlil edebilen, ikna edici sözler söyleyebilen birisidir o. Fakat çoktan kadın – erkek ilişkilerinden tiksinmiş, romantizme küsmüştür. Bu sebeple bir kızla sevişmek onu hiçbir zaman tatmin etmeyecektir. Onun haz almasını sağlayabilen tek şey arabasıyla onlara çarpmak ve onları tekerlekleri altında çiğneyerek ezmektir. Bu, aslında onun hem sevişme biçiminin bir göstergesi hem de dublörlük mesleğine yönelik isyanıdır. Filmlerde yaptığı sahte kazalarla geçimini sağlayan bir aktör olarak mutluluğu ‘gerçek’ kazalarda, özellikle de varlıklarından nefret ettiği kızları öldürmede bulur. Zira Mike, anlamak değil, anlaşılmak isteyen birisidir.

image

Tarantino’nun, Grindhouse Sineması ile Dublör Mike arasında kurduğu paralellik bu noktada da kendini gösterir. Yönetmen, “bayağı”, “itici”, “basit” gibi nitelemelerle sürekli yeraltına itilen bu sinemanın da tıpkı Mike gibi anlaşılmaya ihtiyacı olduğu, anlaşılmadığı müddetçe de irrasyonel bir biçimde seks ve şiddet filmleri ürettiği gibi bir yorumda bulunur gibidir.

Kızların Ölüm Geçirmeyen Sohbetleri

Kızların cephesindeyse durum tamamen tersinedir. Mike ne kadar suskunsa onlar o kadar konuşkan, Mike ne kadar gizemli ve anlaşılamayan kişiyse onlar o kadar sırlarını ortaya döken ve kendilerini ifade eden kişilerdir. Tarantino’nun da bu noktada kızların tarafını tuttuğunu ve ona kızların gözünden baktığını söylemek mümkün. Zaten tüm kovalamaca, bu iki kutup arasındaki iletişimsizlikten ve mutsuzluktan doğmaktadır.

Jungle Julia ve arkadaşlarının uzun diyaloglarının yer aldığı filmin ilk bölümünde Tarantino, seyirciyi ters köşeye yatırır. Zira seyirci kendisinden – tıpkı Grindhouse filmlerindeki gibi – aksiyon, adrenalin ve gerilimi hemen beklerken o, bitmek bilmeyen sohbetlerle yaklaşık 45 dakika boyunca seyirciyi yanıltır. Sohbetler arabada başlar, kafede ve barda da devam eder.

image

Sohbetler akıcı değildir ve belirli bir konuyu anlatmazlar. Tam tersine bu, karakterlerin günlük dertlerini, kaygılarını ve küçük heyecanlarını dile getirir. Tarantino’nun bu seçimi, diyalogların önemli bir işleve sahip olduğu kendi sinemasına bir meydan okuma olarak yorumlanabilir. Tarantino, diyalogları önceki filmlerine göre kat be kat artırır ve daha dağınık, daha doğal bir seyre bırakır. Sohbetlerdeki bu doğallık ve dağınıklık, karakterleri gerçek kişiliklere çevirir adeta. Her bir karakterin kendi öyküsü, kırgınlığı, heyecanı ve öfkesi vardır.

Yine bu sohbetlerde arabaların kulak yırtan egzoz seslerinin yükseldiği bir ‘erkek’ filminin ironik boyutunu görürüz. Bu sohbetler eşliğinde karakterlerin dünyalarına girer ve onlarla birlikte seyahat ederiz. Filmin genel konusunun Dublör Mike’a odaklı olması gerekirken, ki senaryodaki dönemeçlerinin hepsinde aktif olan kişi Mike’dır, yan karakterler olarak kızların çok daha öne çıktığı, başka bir filmde bir iki kelamla es geçilebilecek sohbetlerinin kovalamaca sahnelerinden daha baskın olduğu bir yapı söz konusudur. Kırık kalpleri, buruk sevinçleriyle barda dans eden karakterler, pespembe bir kadın filmine dönüştürür Death Proof’u.

Annemin Ölüm Geçirmez Arabası

Filmdeki tüm kızların ot içip seks hayatlarını anlattığı, mini eteklerle ve kısa şortlarla gezindiği bir durum söz konusudur. Mike belki de sadece, tıpkı Psycho (1963)’daki Norman Bates gibi, ‘anne’ imgesini zedeleyen kadınları öldürmek ister. Bu ince nüans, Arlene’in kendisine arabasından çok korktuğunu itiraf ettiğinde ortaya çıkar. Mike, bu söz üzerine “O benim annemin arabası” diyerek bir Bates Hotel metaforu ortaya koyar. Ayrıca gümüş bir ördek heykeli olan arabanın ucundaki armayı bacaklarının arasına aldığı ve dürbünle kızları izlediği bir sahneyle arabanın fallik işlevinin altı çizilmiş olur.

image

İkinci yarıdaki Zoe Bell ve çetesiyle olan kovalamacada Mike’ın gözden kaçırdığı bir nokta vardır. Zoe de aslında Mike gibidir. O da bir dublördür. Onun gibi bir hız tutkusu vardır ve o da çevresindeki diğer kızların magazinsel dünyalarından bambaşka bir boyuttadır. Bu iki pozitif kutup yolda bir çekimi değil, bir itimi meydana getirir ve ilk kez Mike, kurbanlarının avı olur.

Filmin açılış sekansındaki yakın plan ayak ve kalça görüntüleriyle çizilen ‘fetiş bir obje olarak kadın’ şemasına tezat bir biçimde sohbetler bize bu karakterlerin sadece etten yapılmadığını, dolayısıyla da dramlarının es geçilemeyeceğini belirtir. Bir diğer deyişle Mike’ın dürbününden gördüğü gibi bu kızların tekdüze olmadıklarının, her birinin apayrı dünyası olduğunun vurgusu yapılır.

Tarantino’nun kendi sinemasını besleyen Grindhouse filmlerine karşı ödediği bir vefa borcuDeath Proof. İlk etkilerini Kill Bill 1-2‘de gösteren bu duyarlı hissiyat, bu filmle iyice belirginleşir. Onların yer altında kalmışlıklarını, anlaşılamamışlıklarını ve karanlık bir arabada küskün bir biçimde dolaşarak gezmekte olduklarını resmeder. Yönetmen, Yeni Dalga Sineması’nın etkileriyle şekillendirdiği sınır yıkmaya eğilimli sinemasına farklı bir renk katar bu filmle birlikte. Her sahnesine, her cümlesine ayrı bir detay, ayrı bir referans ekleyerek görüntüleri birer veri deposuna çevirir. Başarılı kaza sahneleri, dublör kullanımları ve enfes müzik seçimleriyle en az orijinalleri kadar izlenmesi keyifli bir Grindhouse sinemasına dönüştürür filmi. Özellikle Warren’in Barı çoktan sinema tarihinin kült mekânlarından birisine dönüşmüş durumda. Dublör Mike gibi naif bir karakterle, çılgın kızlarıyla ve hızın yeni yeni tutku olduğu zamanlarda fırtına koparan arabalarla nevi şahsına münhasır bir dünya sunar. Kendi adımaDeath Proof‘un, Pulp Fiction‘dan bu yana izlediğim en başarılı Tarantino filmi olduğunu söyleyebilirim.

Yazan: Emrah Öztürk
http://filmhafizasi.com/olum-gecirmez-bir-tutku/

Bin Yıllık Bir Aşkın İzini Mektuplarda Sürmek: Abélard ve Heloise

“Ben böyle seviyorum işte:
Zerafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını,
Olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum.
Bir zamanlar çocuk olduğun,
Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum.
Hem gövdeni hem aklını seviyorum.
Yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil,
Koltuk altının terini de seviyorum.
Kanımı tutuşturan gücünü de,
Çocuk gibi elinden tutma isteği uyandıran güçsüzlüğünü de seviyorum.
Tanrı böyle sevmiyorsa,
Ben de sevgimi Tanrı yaparım!”

Böyle yazıyor neredeyse bin yıllık bir mektupta bir kadın.
Sevgisini Tanrı yapan bu kadın Rahibe Heloise’dir ve bu satırların adandığı adamsa bir rahip, Abélard. Tarihe geçmiş pek çok aşkta temel bir ortak unsura rastlanır; kavuşamamak. Onların öyküsünü bir efsane haline getirense tam tersi bir durumdur. Kavuşmalarının ardından başlar felaketleri. Acılar, imkansızlıklar ve özlem içinde geçen bir ömrün ve elbette ki, bütün bunların engel olamadığı bir aşkın kahramanlarıdır Abélard ve Heloise.

***
Orta Çağ’ın en önemli ve radikal din adamlarından biridir Abélard; felsefenin dinden ayrı düşünülemediği o devirlerde Hristiyanlık ahlakını tartışmaya açabilecek kadar cesur, mantık ve diyalektik konularında ustalaşmış, fikirleriyle çağdaşlarını ve ardıllarını derinden etkilemiş bir filozoftur aynı zamanda.
1079’da Nantes yakınlarındaki bir kasabada doğmuştur. Babası, mesleğine başlamadan önce edebiyatla yakından ilgilenmiş bir askerdir ve kendisi gibi bir asker olacağını düşündüğü Abelérd’ın da, öncelikle bir edebiyat eğitimi alması gerektiğini düşünür. Bu eğitimlerin sonunda askerliğin ona göre olamayacağını anlar, bir fikir adamı olmaya karar verir Abélard; kitaplar ve felsefeyi bir tutku haline getirir. Öğrenci olarak geldiği Paris’te, kendisine eğitim veren hocalarının dahi tezlerini çürüttüğü yoğun tartışmalarla, parlak zekası ve güçlü hitabetiyle öne çıkar kısa zaman içinde.
Okumaktan, bilgi birikimini zenginleştirmekten, yazmaktan ve düşünmekten başka hemen hiçbir şeyle ilgilenmemektedir. Geçen yıllarla birlikte, özellikle diyalektik konusunda rakipsiz bir egemenlik kurmuştur diğer düşün insanları içinde. Artık kendi derslerini vermesinin vaktidir.
Notre Dame Kilisesi’nde, adına bir kürsünün kurulduğu geniş bir salonda başlar derslerine.
Sıralar dolup taşmakta, onun coşkulu ve yoğun anlatımından faydalanmak isteyen öğrencilerin sayısı her geçen gün artmaktadır.

1116 senesine gelindiğinde, Tanrıbilim konusunda uzman sayılan, kitapları ve fikirleriyle çoğu insanda ilham kimisine de kıskançlıktan doğan bir nefret uyandıran ama hep saygı duyulan bir filozoftur artık. Konu özel hayatı olduğunda ise, etrafında pek çok kadın vardır ona pervane olan.
Fakat, ona her biri birbirinin aynısı gibi gelen bu kadınları fazla gösteriş meraklısı, sosyetik ve kültürsüz bulmaktadır Abélard. Başını kaldırıp bakmaz bile çoğu zaman bu kadınlara; tek başınalıktan ve kendini çalışmalarına adamaktan mutludur; ta ki Heloise ile tanışıncaya dek.
Ders salonunu dolduran onlarca genç öğrenciden biridir Heloise; oradaki herkes gibi Abélard’a ve onun bilgisine hayran bir öğrenci, önemli din görevlilerinden Canon Fulbert’in vasiliğini üstlendiği bir “küçük kadın”. Ama büyük bir farkı vardır onu diğerlerinden ayıran, zekası ve temelini çok küçük yaşlarda attığı, giderek engin bir okyanusa evrilen bilgi birikimi. Daha o yaşlarda Latince, Yunanca ve İbranice bilmektedir söz gelimi, konuşmalarını geçmişin ünlü fikir ya da din adamlarının cümleleriyle zenginleştirmektedir sık sık.
Zaten daha sonraları arkadaşına yazdığı bir mektubunda da belirtecektir Abélard, güzelliğinden çok daha değerli niteliklere sahip olduğunu Heloise’in.

Pek sık görüşme imkanı bulamazlar önceleri, mektuplar yazarak tanırlar birbirlerini. Ancak, bir yerden sonra sayfalardan seslenmek yetmemeye başlar; daha çok buluşabilmek, vakit geçirmek istemektedir her ikisi de. Bu duruma çareyi ise Abélard bulur.
Birkaç dostunu da aracı kılarak konuşur Fulbert’le; Heloise’in özel hocası olmak istemektedir.
Başarılı, saygın ve yetkin adamların etrafında olmasına çok önem veren Fulbert memnuniyetle kabul eder bu öneriyi. Hatta, gece gündüz demeden, okuldaki görevlerinden fırsat bulduğu her dakika, Heloise’e özellikle edebiyat konusunda ne biliyorsa öğretmesini ve bunu kolaylaştırmak için de artık kendi malikanesinde Abélard adına hazırlatacağı bir odada kalmasını rica eder.
Övünmeyi çok seven bir adamdır Fulbert; Abélard gibi ünlü bir hocanın yeğenine ders verecek ve aynı evi paylaşacak olmasının kazandıracağı süksededir aklı.
Ayrıca, Abélard’ın bugüne dek sürdürdüğü tekil hayatı, kadınlara ilgisiz kalıp kendini yalnızca çalışmalarına adayışı gibi sebeplerle, yiğeninin onunla aynı odada uzun vakitler geçirecek olmasında herhangi bir sakınca görmemektedir.
Fakat, işler Fulbert’in tahmin ettiğinden çok daha farklı bir yönde ilerleyecek; Heloise ve Abélard, önce aynı çatı altında sonra yaşamları boyu sürecek bir hikayenin ilk satırlarında birleşeceklerdir.

“Kitaplar açık duruyordu; fakat felsefeden çok aşk sözleri, açıklamalardan çok öpücükler dökülüyordu ortaya, ellerim kitaplardan çok onun göğsünde dolaşıyordu.” diye anlatacaktır yıllar sonra Abélard bu günleri, Heloise’in kollarında bulduğu huzuru hiçbir yüce kitabın hiçbir sayfasında bulamadığını söyleyecektir.
Biri otuz dokuz diğeriyse on yedi yaşındadır fakat Heloise için ne kadar yeni ve heyecan uyandırıcıysa yaşadıkları, Abélard için de tam olarak öyledir.
Felsefeyle ya da tanrıbilimle uğraşmayı bırakır Abélard bu dönemde; daha sonraları gelenekselleşmiş halk şarkılarına dönüşecek, bugün bile çalınıp söylenen şiirlerini yazmaya başlar, Heloise’in doğallığı karşısında savunmasız, şaşkın ve hayran bulur kendini.
Heloise ise, elden ele dolaşan bu şiirli sayfalarda anlatılan kadın olduğunu bilmekten ve Abélard gibi ona sınırsız bir sevgi ve bilgi kaynağı olan bir adamın aşkına sahip olmaktan mutludur.
Bu aşkın ürünü olan şiirler, öyküler dilden dile yayılır ve aslında hemen herkes o kadının Heloise olduğunu tahmin ederken; Fulbert de anlar olup biteni. Müthiş bir öfke içindedir. Daha sonraları Abélard ve Heloise de dahil birçok kişinin söyleyeceği gibi; Fulbert Heloise’in gerçek dayısı değildir ve ona sağladığı bütün yüksek eğitim ve bakımın sebebi onu ilerideki kendi “mükemmel eş”ine dönüştürmektir, belki, kim bilir? Bu ihtimalin kesinliği hakkında bugün bir kayıt yoktur ama kesin olan bir gerçek varsa, o da Fulbert’in Abélard ve Heloise’e bundan sonra bir cehennem hayatı yaşatmaya karar verdiğidir ve bu kararını uygulamak için ne gerekiyorsa yapacaktır da.

Abélard evden kovulmuştur. Heloise ise tüm imkanlardan mahrum bir hayata, bir ev hapsine terk edilmiş ve üstelik Abélard’tan uzaklaştırılmışken, bir de hamile olduğunu fark eder ve yine bir mektupla haberi bildirir sevdiği adama.
Abélard, Heloise’in o evde güvende olamayacağının farkındadır; bir gece Bretagne’a, kız kardeşinin yaşadığı eve götürür gizlice genç kadını, hamileliği sona erene dek orada iyi bakılacaktır. Fulbert ise çılgına döner bu kaçışla.
Bir süre sonra, ismini Astrolabe koyacakları ve günümüzde akıbeti hakkında hiçbir bilgiye rastlanmamış olan oğulları da doğar.
Abélard’a göre, tek kurtuluş yolları evlenmeleridir; böylece Fulbert zaman içinde onları bir karı-koca olarak kabullenecektir. Ancak, Heloise şiddetle karşı çıkar bu evlilik fikrine. Ona göre, Abélard gibi bir filozof sadece bilimine yoğunlaşmalıdır. Ağlayan çocuk sesleri, akşam yemeğine gelen konuklar ya da bayramlarda ziyaret edilen akrabalar arasında kesinlikle düşünememektedir Abélard’ı; enerjisini düzenli bir ilişki yürütmek için değil kendi yaşamını güzelleştirmek için kullanmalıdır. O özgür olmalı ve felsefe çalışmalarına kaldığı yerden devam etmelidir artık. Üstelik, evlenecek olurlarsa, Abélard’a yaşadıkları mutlu anların “zorla” bir bedelini ödetiyormuş gibi hissedecektir de kendini.
Evlilik bağlarını ikiyüzlü bir ticaret anlaşması gibi görmektedir Heloise; “Karın olarak anılmaktansa metresin olmayı tercih ederim” diyecektir defalarca; aralarında ismi konulmuş hiçbir bağlılık, altına imza atılmış hiçbir anlaşma olmadan da yine birbirlerine koşacak olmaları diğer her ihtimalden daha değerlidir onun için.
Ancak, ısrar eder Abélard. Ve Heloise, ancak gizli kalması ve Abélard’ın diğer insanlar arasında yine bekar bir adam olarak bilinmesi şartıyla kabul eder bu evliliği.
Oğullarını Abélard’ın kız kardeşine emanet edip Paris’e dönerler; sadece Fulbert’in olası gazabından korunmak için ve yine sadece Fulbert ve birkaç yakın akrabasının katılımıyla gerçekleşen bir kilise düğünüyle gerçekleşir evlilikleri.
Ancak, Heloise’in yoğun ısrarlarıyla tamamen gizli kapaklı kalan bu düğün hiçbir anlam ifade etmemektedir Fulbert’e. Onun gözünde Heloise, gayrimeşru bir çocuk sahibi, ahlaksız bir kadın; Abélard ise, varlığı rezilliklerden başka bir işe yaramayan, günahkar bir adamdır.
Artık, baş düşmanları olacaktır Fulbert.

Yaklaşmakta olan büyük trajediyi hisseder Abélard; Heloise’i korumak için, onu Paris yakınlarındaki Argenteuil Rahibeler Manastırı’na yerleştirir.
Abélard, Heloise’i kurtarabilmiş ancak kendini savunmasız bırakmıştır.
Heloise’in bir kez daha ondan uzaklaştırılmış olmasına katlanamayan Fulbert; bir gece, yanına aldığı birkaç akrabasıyla baskın yapar odasına ve hadım eder Abélard’ı.
“Bedenimin, onların canını sıkan şeyleri yaptığı bölümlerini kestiler ve kaçıp gittiler.” diye yazacaktır yıllar sonra o geceyi anlatırken.

Teselli edilemez bir darbe, korkunç bir umutsuzluk, büyük iç hesaplaşmaları ve hissettiği onca şey içinde en keskini; utanç… Bu utanç duygusuyla herkesten kaçar Abélard ve küçük bir manastırın gölgesinde gizler “yarım” hissettiği bedenini.
Bu uzaklaşmayı fırsat bilen ve kazandığı büyük zaferin etkisiyle tamamen durdurulamaz hale gelen Fulbert’in hıncı ise hala sönmemiştir. Tüm dini çevrelerde konuşmalar yapıp Abélard’ın tanrıtanımazlığı hakkında söylentiler yaymakta ve ahlaksızlığını vurgulamaktadır.
1121 senesinde toplanan büyük Soissons Konsülü’nün kararıyla tüm kitapları yakılır Abélard’ın.
Kitaplarını, aşkını ve erkekliğini kaybetmiştir Abélard; saklandığı yerden çıkmaya ve savaşmaya gücü kalmamıştır artık, derin bir kabulleniş sessizliğindedir.
Aynı dönemde, Heloise hala Argenteuil Rahibeler Manastırı’ndadır; sevdiği adamın felaketi haline gelmiş olmanın acısıyla, o da dünyadan kopup gitmiştir.
Abélard’la yollarının sonsuza dek ayrıldığının, bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının farkındadır. Sevdiği adamın ondan bir mektup yoluyla istediği son şeyi yapar ve “bağlılık yemini”ni eder manastırda; Rahibe Heloise’tir artık.
Tanrı için değildir bu örtülere ve kutsal kitaplara kapanış ve her ikisi de bunu çok iyi bilmektedir.

On sene boyunca aralarında en ufak bir haberleşme dahi olmaz Heloise ve Abélard’ın.
Ancak, bu süreç boyunca, gizliden gizliye takip etmiştir Heloise’in hayatını Abélard.
Söz gelimi, içinde Heloise’in de bulunduğu bir grup rahibe Argenteuil Rahibeler Evi’nden kovulduğunda, gerekli kişilerle irtibata geçer ve vaktiyle kendisinin kurup “Sığınak” adını verdiği, küçük, derme çatma kilisesine aldırır onları.
Sığınak’ı bir grup rahibeye vermesi ve bu rahibelerin arasında Heloise’in de bulunması, yine birçok tehlikeye sokar Abélardı; söylentiler, iftiralar hatta zehirleme girişimleriyle mücadele etmektedir. Üstün bir papaz ve teolog olmak üzere eğitim görmüş, kendini yetiştirmiştir yıllar yılı fakat, kafasının üzerinde her an düşme ihtimali bulunan bir kılıçla yaşayan, zavallı bir keşiş hayatı sürmektedir şimdi.
Heloise ise, arka planda olup biten tüm bu olaylardan habersiz, Sığınak’ı düzgün, temiz ve saygın bir mabede, bir eğitim yuvasına dönüştürmeye adamıştır kendini bütünüyle; belki de hiç gelmeyecek bir adamı sevmeye ve beklemeye devam ederek tabii.

1132’de, yollarını birleştiren yine bir mektup olur; tıpkı ilk zamanlarındaki gibi. Bu mektup, Heloise için değil, kendi acılarını anlatıp teselli etmek istediği bir dostu için yazılmıştır Abélard’ın aslında. Daha sonraları bir kitap halinde basılacak ve ismi “Historia Calamitatum” (Felaketler Tarihi) olacak bu uzun mektup, nasıl olmuş hiç bilinmez, eline geçer Heloise’in Sığınak’ta. Yaşadıkları tüm zorlukları ve o büyük aşkı anlatmıştır samimiyetle Abélard ve bunları okumak, unutmaya çalıştığı ne varsa hatırlatmıştır bir bir Heloise’e, geçmişten gelen bir hayalet gibi. Ona bu kadar yakınlaşmışken, bir kez daha kaybetmeyi göze alamaz Heloise ve Abélard’a bir mektup göndermeye karar verir.
Ve böylece, mektup türünde en önemli edebi eserlerden kabul edilen, “Heloise ve Abélard” hikayesini en çarpıcı bir biçimde, kendi dillerinden anlatan bir yazışma süreci başlar aralarında.

Latince yazılmıştır bu mektuplar. Günümüzde kolay ulaşılabilir hale gelmeleri ise, Ronald Duncan’ın bu mektupları bir tiyatro metni haline getirmesiyle olmuştur.
Ülkemizde de 1977 yılında Sevim Raşa, 1996 yılında Zeynep Avcı tarafından dilimize aktarılmış olan bu metinler; iç acıtan bir hikayenin izlerini kelimelerle sürmek imkanını verir okuyucusuna.

“Elin… Elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama…
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.”

Böyle yazar ilk mektupta Heloise Abélard’a. Rahibe giysilerinin, örtülerin altına gizlediği kadınlığı artık daha fazla suskun kalmak istememekte, Heloise’i özlemlerini anlatmaya zorlamaktadır. Ve devam eder yazmaya:

“Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,
Daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.
Biliyorum, böyle yazmamalı benim gibi bir rahibe.
Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.
Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.
Ve bu örtünün altındaki Heloise, her kadından daha kadın,
Ona sevmeyi Abélard öğrettiği için.”

Heloise’den gelen mektupla sarsılmıştır Abélard; “Şairlik taslamıyorum.” der, “Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.” Ve anlatır Heloise’siz geçen günlerinde neler yaptığını; hangi işe başlasa ne okusa hep onun hayaliyle yaşadığını, bir manastırın başrahibi olarak dua ederken bile aklının onda kaldığını.
Yine de, düştükleri bu umutsuzluktan tek kurtuluş yolunun Tanrı’ya sığınmak olduğunu söyler Abélard; çare birbirlerinde değildir artık. Yıllar önce kaybettiği erkeklik gücüdür biraz da ona bunları söyleten:

“Gövdem reddediyor arzularımı,
Aklımsa hiçbir işe yaramıyor
Yalnızca işkence ediyor anılarınla.”

Abélard’ı geçmişe götürdüğünün, kelimeleriyle tüm acıları depreştirdiğinin farkındadır Heloise ve kendisi de aynı durumdadır. Bir süre hiç yazmamayı bile düşünür ancak birbirlerini tekrar kaybetmenin, bu mektup bekleyişleri yitirmelerinin çok daha kötü sonuçları olacağına inanmaktadır. Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yazmasını ister Abélard’ın:

“Olan oldu ikimize de.
Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı, mektup yazalım.
Seni böyle rahatlatırım ancak.
Beni böyle rahatlatırsın ancak.
Elimizde kalan azıcık mutluluğu da yitirmeyelim.
Hayatımızı mahvettiler,
Ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
Karın olarak sesleneceğim sana.”

Abélard’ın ise kafası karma karışık olmuştur. Yıllardır Heloise’i unutmak için verdiği onca emeğin un ufak oluşuna şahit olur okuduğu her kelimede. Paçavraya dönmüş ruhlarına sahip çıkamadıklarını, kalan azıcık akıllarını da kullanamadıklarını söyler Heloise’e, bir iç hesaplaşmanın dökümü gibidir yazdıkları:

“Bir erkek gibi konuşacağım şimdi, anlamaya çalış beni.
Gözyaşlarını bir yana koy,
Üstüne benimkileri de ekle.
Bütün endişelerimizi, ürpertilerimizi kat hepsine.
Kıskançlığı, üzüntüyü hesaplamayı unutma.
Güvensizliği, korkuyu da kat o hesaba.
Şimdi topla bakalım hepsini, ne ediyor?
Aşkın kısacık hazzıyla karşılaştır, değiyor mu?
Aptallar iflasını isterdi bu hesapla.
Peki biz ne demeye direndik,
Elimize asla geçmeyecek bir şeyin hastalıklı bedelini ödemekte?”

Sürekli duygularını sorgulamakta, bir “neden” aramaktadır Abélard. Yıllardır kutsal kitaplarda bile okuduğu yalnızca Heloise’in gözleridir. Ancak, ne bu aşkın karşılığını verebilecek gücü kendinde görebilmekte ne de ruhunu tam olarak Tanrı’ya adayabilmektirdir.
“Yazmayacağım artık. Artık hiçbir şey bilmiyorum, sana ihtiyacımın sonsuzluğundan başka.” diyerek bitirir mektubunu.

“Deseydin ki ‘şimdilik’ yazmayacağım, kutsayacaktım o ‘şimdilik’ sözcüğünü” yazar Heloise; artık Abélard’dan gelen satırlar olmadan yaşamak fikriyle darmadağın olmuştur. Kişisel olarak kendisine yazmasa bile, başrahip kimliğiyle, Sığınak rahibelerine olsun yazmasını, onlara önderlik etmesini, kendinden habersiz bırakmamasını ister. Hadım edilmiş olmanın Abélard’da yarattığı eksiklik duygusunu ve bu geri çekilişin büyük sebeplerinden oluşunu da hissetmiştir Heloise, o yüksek biliş ve algı gücüyle. Abélard’ın kendini artık sevilmeye layık bulmadığının farkındadır.
Ancak, bunların hiçbiri umurunda değildir Heloise’in, bunu Abélard da iyi anlamalıdır.
Ve yazar:

“Seni seviyorum.
Sakat kaldığına memnunum.
Dayım -öyle olduğundan kuşkulansam da-
Sandı ki, tatmin olamayınca ihtiraslarım,
Seni sevmekten vazgeçeceğim.
Kadınlık zaaflarımı düşünüp bu kanıya kapıldı.
Bir insanı değil, erkekleri sevdiğimi sandı.
Cürmü yardım etmedi amacına,
Şimdi daha da fazla seviyorum seni.
Ruhumun bütün sıcaklığıyla, son nefesime kadar,
Hep böyle seveceğim.
Dayımdan intikamım böyle olacak,
Ama intikam olmayacak sevgimin sebebi.”

Düşürdüğü, yitirdiği, harcayıp bitirdiği benliğinin arayışındadır Abélard; içi pişmanlık ve vicdan azabıyla doludur. Heloise’in aklını başından alan, onu hayran bırakan güçteki o eski Abélard olmadığını, herhangi bir konuda ne Heloise ne de diğer rahibelere önderlik edemeyeceğini söyler. Artık Heloise’in aşkını da istememektedir, dua edişlerini bile engelliyordur çünkü Heloise’in hayali.
Bir yalvarışla bitirir mektubunu:

“Selametimi istiyorsan, vazgeç benden, çekil git!
Beni seviyorsan da gösterme bana.
Bana ettiğin tüm yeminlerden azad ediyorum seni,
Git tümüyle Tanrı’ya ada kendini.
Seni kaybedip kendimi Tanrı’da bulmak içindir artık dualarım.”

Umutsuz durumlarının tamamiyle farkındadır Heloise fakat o zaten, umut değil aşk istiyordur.
Ayrıca, iyi tanıyordur Abélard’ı. Tutkularına esir olmaktan kaçıyordur Abélard çünkü bu tutkulara karşılık verme yetisi alınmıştır yıllar önce ondan. Hırçınlığının ve Heloise’i artık istemiyor gibi yapışının asıl nedeninin bu olduğu gerçeğini yüzüne vurur Abélard’ın; yanılsamaları, hastalıklı düşünceleri ve bir türlü kurtulmak istemediği saplantıları yüzünden kendini iç dünyasına kapatmış olan Abélard’a sitem etmektedir.
Ve bu gerçeklerle yüzleşmemek için de Tanrı’yı ve dini birer bahane olarak öne sürmekle suçlar onu. Tek dert ettiği şey aşklarıdır ve bu aşkla Abélard’ın iyileşmesi:

“Neden aşkını kabullenip acısına katlanmıyorsun sevgilim?
Sana değil, dualara sadık kalayım istiyorsun.
Korkarım, karşılığını veremediğin bir tutkunun
Nesnesi olduğun için suçluluk duyuyorsun.
Bana karşı soğuk davranışını maskelemek için dindarlığı kullanmıyor musun?
Sana bağlı olmazsam bilincin aydınlanacak mı acaba?
Böyle bir şey yapmam ben!

Ruhumu kurtarmak istediğini söylüyorsun.
İtiraf ederim ki; ben yalnızca aşkımızı kurtarmak istiyorum.
Kadın için ikisi de aynı şeydir.”

Mektubuna bir yanıt alamaz Heloise ancak yıllardır beklediği adamdan, tek bir cevapsız mektup yüzünden vazgeçecek değildir. Ettiği “kutsal yemin”in ve getirdiklerinin farkındadır; Abélard’a bir daha dokunamayacağını, kendini onda kaybedemeyeceğini biliyordur. Tek istediği, onu son bir kere olsun görebilmektir. Yalnızca bir rahip olarak gelmesini ister Sığınak’a, Heloise’in orayı ne kadar güzel bir yere çevirdiğini, şeftali bahçelerini, sarmaşıklarla çevrelenmiş duvarları, modelliğini yoksul bir genç kızın yaptığı Meryem Ana heykelini görmesini ister.
Rahibelik yeminini dinsel duygularla etmemiştir Heloise; ne yaptıysa Abélard mutlu olsun diye, Abélard içindir. “Çevremdekilerin hepsi Tanrı’yla evli; yalnızca ben bir erkeğin hizmetindeyim.” yazar mektubunda ve şimdiyse, bu yemini ve Sığınak’taki varlığını sorgulamaktadır.
Çünkü, Abélard ondan vazgeçmişse, boşunadır burada yıllarca katlandığı mahrumiyet hayatı.

“Çok uğraştım, Tanrı’m…
Öyle uğraştım ki seni unutmak için.
Çok sıkıntılı geçen bir gün, birkaç dakikalığına unutmayı becerdim.

Ama geceler uzun, geceler bizim…
İtiraf ediyorum: Sen yanıma uzanmadan yatmıyorum.
Uyuyabiliyorsam, tek nedeni başımı omzuna yaslıyor olmam.
Düş görmüşsem, uyandırıyorum seni, düşümü anlatıyorum:
Zaten düşlerimde yalnızca seni görüyorum.
Sonra okşuyorsun beni…
Biraz dayanıyorum, çabucak teslim oluyorum sana.
İşte halim…
Burada kalmam doğru mu acaba?
Gelip beni ikna etmezsen kendimi görevlerime adamaya,
O zaman ben de…”

Yazar bu defa Abélard. Bir önceki mektuba sessiz kalışının kayıtsızlıkla değerlendirilmesine kırılmıştır. Ona göre, ancak büyük bir sessizlikle anlatılabilir hissettikleri; yazmayışı yalnızca bu yüzdendir. Ancak yine de, buluşmayacaktır Heloise ile, bu konudaki kararı kesindir.
Çünkü, biliyordur birbirlerini bir defa bile görseler, bunun o noktada kalamayacağını. Geçmiş felaketlerin çok daha büyüklerini tekrarlatacak olayların başlayacağını ve birbirlerinden bu kez sonsuza dek ayrı kalacaklarını.
Heloise’in iyiliği ve güvenliği için zalim olmayı göze almıştır Abélard; bir kez daha tekrarlar sadece ve sadece Tanrı’ya sadık kalmasını, artık onu tamamen unutmasını.
Ancak, büyük bir yalandır bu yazdıkları. Yıllardır içinde biriktirdiklerini artık tutamaz bir haldedir, yazar:

“Gerçek şu: Örtünmeni istedim, çünkü erkekliğimi yok etmişlerdi.
İsa’nın karısı olmanı istedim.
Benim ya da senin ona olan sevgimiz değildi nedeni.
Korkuyordum ben,
Bir gün başka bir erkeğin karısı olacağından,
Oysa ben yarım bir erkektim…
Gerçek böyle ve işte burada ateş kavuruyor,
Tanrı’ya olan sevgime ihanet ettim ben!
Yeminler ediyordun ve hepsi benim içindi; biliyordum.
Yalnızca bana sadık olacaktın.
Saçlarını kazıdıkları zaman sevinçler içindeydim.
Başka hiçbir erkek saçlarının güzelliğini bilmeyecekti.
Kutsal giysilerini bekaret kemeri gibi gördüm ben!
İsa’ya ihanet etmene aldırmadım,
Çünkü ben ihanete uğramaya katlanamazdım.

Gerçek şu: Seni sadece bir erkeğin sevebileceği gibi sevmiş değilim ben,
Böylesi bana yetmedi.”

Mektubu okuduğunda derin bir üzüntü içindedir Heloise; Abélard’ın onu hiçbir zaman ziyarete gelmeyeceğini anlamıştır. Ve sonlara doğru bir “imdat çığlığı” gibi yankılanan itiraflar ise, Heloise’in en başından beri bildiği şeylerdir zaten. Abélard, onun aşkının büyüklüğünü anlamamaya niyetlidir sanki. Karşısında, Abélard’ı, tüm korkularıyla, günahlarıyla, zaaflarıyla ve yetersizlikleriyle de seven bir kadın vardır, tek istediği sevildiğini hissedebilmek olan ve yazar o kadın tüm içtenliğiyle:

“Sen olmayan hiçbir şey gerçek değil.
Sevgilim, aşkımla bezdiriyor muyum seni?
Öyle olsa da katlan bana.
Unutma ki, o kasap sana yardım etti ama, bana etmedi…
Hala kadınım ben: senin kadının.
Tanrı başka bir şey olmamı istiyorsa,
Neden beni böyle yarattı o zaman?
Vazgeçmeyeceğim!
Asla!”

Ancak, yine bir yanıt alamaz Heloise. Kırılmıştır. Aşkının sevdiği adamda artık yalnızca bir rahatsızlığa yol açtığını düşünmektedir üstelik. Yıllar önce, sırf onu mutlu edebilmek için yaptığı rahibelik seçimi gibi bir büyük seçim daha yapar; yine içinden gelmeyerek ve fakat, yine sadece Abélard için. Artık, kendini tamamen Tanrı’ya adadığını yazar Heloise, içinin yalnızca Tanrı aşkıyla dolduğunu, Abélard’ın bundan sonra onu düşünüp üzülmesine bir gerek kalmadığını.
“Son” bir büyük özverinin cümleleridir bunlar, bitirdiğinde Heloise’i derin bir boşluğun kollarına bırakan:

“Sana sevgilim derdim.
Yine de derim.
Ama bu kez sözcüğü farklı söylerim:
Sevgili ol, sevgi dolu, özgürleş!

Başkasını buldum.
Artık ihtiyacım yok sana.
Doğru söylüyorum,
Özgürsün.”

Hiç istemese bile almak için büyük çabalar harcadığı o cevabı almıştır Abélard. Son bir mektup yazar bu kararı kabullendiğini ve iyi dileklerini bildiren ve ekler:

“Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil,
Bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak!”

O günden sonra bir daha hiç yazışmaz Abélard ve Heloise; birbirlerinin hayatlarını uzaktan uzağa takip etmekle yetinirler yalnızca, her şeye rağmen hala birbirlerine ait olduklarından emin. Heloise “Sığınak”ın başrahibesi olarak atanır ve Abélard ise rahipliğe, dersler vermeye ve yazmaya devam eder.

1141 senesinde, aklı ve mantığı ön plana çıkaran görüşleri sebebiyle Sens Konsülü tarafından bir kez daha yargılanır Abélard. 1142’de, Papa’yla görüşmek üzere Roma yollarına düşmüşken konakladığı Cluncy Manastırı’nda, 63 yaşında, son yapıtını tamamladıktan sonra veda eder hayata ve kendi isteği üzerine Sığınak’a gömülür.
Heloise ise, 1164’te, tıpkı Abélard gibi 63 yaşında, Sığınak’ta yumar gözlerini. Hayattayken bir araya gelememiş çiftin bedenleri Sığınak topraklarının altında nihayet birleşmiştir.
1817’ye gelindiğinde, Paris’in ünlü Pére Lachaise Mezarlığı’ndaki bir anıt mezara, yine bir arada konulur Abélard ve Heloise.
O günden beri, yolu Paris’e düşen tüm aşıkların ziyaret ettiği, çiçeklerin ve güzel dileklerin hiç eksik olmadığı bir yerdir o anıt mezar.

“Aşk mektupları bir tür yazılı sevişmedir” demiştir Cemal Süreya.
Abélard ve Heloise de, onlara birbirlerinin olma fırsatı vermeyen dünyaya inat sevişmişlerdir, sayfalar boyunca.

* “Being John Malkovich” isimli filmin ilk sahnelerinden birinde, John Kusack’ın canlandırdığı Craig karakterinin bir cadde üzerinde oynattığı ve sonunda dayak yemesine neden olan kuklalara dikkat ederseniz; onların Abélard ve Heloise olduğunu görebilirsiniz.

** Ülkemizde “Sil Baştan” olarak çevrilen “Eternal Sunshine of Spotless Mind” filmine ismini veren, 18. yüz yılın önemli şairlerinden Alexander Pope’un “Eloise to Abelard” isimli şiiridir.
Söz konusu dizeler ve bir çevirisi şöyledir:

“… How happy is the blameless vestal’s lot!
The world forgetting, by the world forgot
Eternal sunshine of spotless mind!
Each pray’r accepted, and each wish resign’d.”

“Ne mutludur suçsuz bakirenin dostları!
Dünyayı unuturken, unutulan dünyayla.
Lekesiz zihnin sonsuz gün ışığı!
Her dua kabul olunmuş, ve her istek bırakılmış.”

Kaynaklar:

1-) Historia Calamitatum /Felaketler Tarihi, Pierre Abélard, Remzi Kitabevi, 1993
2-) Abélard ve Heloise, Ronald Duncan, MitosBoyut Yayınları 1996
3-) Abélard ve Heloise, Ronald Duncan, Yankı Yayınları, 1977